Monday, November 3, 2008

Çatıkatı Aşıkları



Yolları Arnavutköy’de bir çatıkatında kesişen üç kişi: Süreyya, Laden, Mercan. Üç farklı geçmiş, üç farklı bellek… Süreyya, şu yaşlılık günlerinde, tam gönlüne göre iki kiracı bulur çatıkatındaki iki dairesine: Güleryüzlü, şefkatli, sıcak kişiliğiyle “Güneyli Kadın” Laden ile soğuk, mesafeli, kapalı yapısıyla “Niteliksiz Adam” Mercan. Üçlü, kah Süreyya’nın kitap-kırtasiye dükkânında, kâh evinde bir araya gelmeye başlar. Bazen iyi demlenmiş bir çay, bazen bir kadeh şarap, bazen Boğaz’ın esintisi, ama hep sırlar, hep bilinmeyenin gölgesi eşlik eder onlara. Süreyya’nın kâbusu haline gelen Berrin Hanım'ın esrarını çözmek zorundadırlar. Bu uğurda içine girdikleri labirentte Berrin Hanım'ın gölgesini kovalarken, kendi tarihlerini, yaşa(ya)madıkları aşklarını, yüzleşmelerini, günahlarını yavaş yavaş bize de fısıldayıverirler

--------------------------------------------------------------------------------------------
Sürayya, Mercan Üzerine:
Bu çocuğun bilmişliği o zaman da hiç rahatsız etmemişti beni, şimdi de etmiyor. Sadece, beni insanlara karşı her zaman zayıf düşüren, zaaf göstermeme sebep olan ve Mercan’ın düşünme biçiminin de anahatlarını belirleyen o örtülü mizah duygusunun keskinliğinden değil bu! Bu bilmişlik beni rahatsız etmiyor, çünkü Mercan’ın ilgilendiği şeyler gerçekten hayatının içinde yeralıyor; onları ciddiyetle, etrafına hiç aldırmadan, doğrudan doğruya hayatına dahil ederek yaşıyor bu çocuk, “Benim hayatım bu,” diyor, “hoşlansanız da hoşlanmasanız da bu!” Ama “bir ansiklopedi maddesi olarak Mercan” kendisi hakkında o kadar az ipucu veriyor ki! Sanki her an cebinde Spinoza’nın Etika kitabı, önüne çıkan ilk otobüse atlayıp gidiverecek gibi yaşıyor. O güne kadar ne yapmıştı Mercan, ne okumuştu, ailesi neredeydi ve neden bir meyhanede garsonluk yapıyordu? Ve en önemlisi nasıl oluyordu da, insan Mercan’a bu soruları soramıyordu? Nasıl oluyordu da, bu sorular dilinizin ucuna geldiği an, birdenbire bu soruların sorulabilecek en saçma sorular olduğu hissine kapılıyordunuz? Nasıl oluyordu da, her türlü varoluş kanıtının tam da bu soruların cevaplarında gizli olduğuna inanılan bir dünyada, bir şehirde, bir çağda, bir coğrafyada, Mercan bir ütopya kadar ironik ve bir insan kadar gerçek durabiliyordu?

No comments: