Thursday, March 28, 2013

Ankara...Yeniden...

26.03.2013 tarihinde SoL gazetesinde yayimlanmistir.
--------


Ankara… Yeniden…

Takvime göre ilkyazın eriştiği ama hala puslu, hala soğuk ve hala evlerin bacalarından linyit dumanlarının sokağa aktığı 1968 yılının bir Ankara gecesinde evine dönen Bilge Karasu’nun sokakta karşılaşıp, öyküleştirdiği o cesur kirpinin torunlarından birisini görmeyi umut ederek, elinde o akşamüstü aldığı kitaplarla sessiz sokaklardan, girer girmez bir çay koyacağı evine doğru ağır ağır yürüyen bir insanla karşılaşırsanız eğer, sakın şaşırmayın: Bu Ankara’dasınız demektir. O, sadece alışverişin ve arabaların yönettiği ve neredeyse büyük bir işporta tezgahına dönüşmüs kent merkezinden kosarak uzaklaşmadan önce bir kitapçıya gidip, bir-iki şiir kitabı almıştır. Sonra, ancak profilindeki bir-iki çizgiyi korumayı başarabilmiş sokaklardan yürümüş, kaybolan sinemaların önünden geçmiş ve plakçı dükkanlarının yerlerini ayakkabıcı dükkanlarına bıraktığı büyük bir süpermarket halinde yeniden dizayn edilen şehrin meşhur bulvarını hızla geride bıraktıktan sonra nihayet yerini sadece kendisinin bildiği ve kimseye söylemediği  ‘Göçmüş Kediler Bahçesi’nin‘  yüksek duvarlarından içeriye doğru bir göz atmıştır. Çünkü hep böyle yapılır Ankara’da, gelenektir: Burada bakmayı öğrenen herkesin, sadece kendisine ait, yerini sadece kendisinin bildiği bir  ‘Göçmüş Kediler Bahçesi‘ olur.

Sonra Tanpınar’ın sözcükleriyle düşünmeye başlar birdenbire : „Mazi, Hal ve İstikbal“ ardarda geçerler zihninden. “ Mazi,“  diye tekrarlar sözcüğü. Bu şehrin resmi bir maziyle, resmi bir istikbal arasında sıkışmış, gayri resmi hallerinin tam orta yerinde yürümektedir. O sırada, yani tam alt balkonlardan birisinde, dışarıya çöpü bırakırken kumrular için kuru ekmek kırıntıları da bırakan kadın içeri girip perdeleri çekerken, bir kirpi sessiz sedasız yakınlardaki bir arka bahçede dolaşmakta, yanından geçip giden genç bir kadın da, hoplaya zıplaya Adalet Ağaoğlu’nun radyo oyunlarındaki rolüne dönmektedir. Bir araba geçer yanından. Az ileride arabadan inen, bavuluyla bir apartmanın ziline doğru yaklaşırken, üst katlardan bir pencerenin açıldığını görür ve „birisi evine dönmüş anlaşılan,“ diyerek yoluna devam eder. Bundan sonrası ise, eğer birgün karşılaşırlarsa, kimbilir, belki de hemen arkadaş olacakları gelen yolcunun şehridir:        

Ankara bana bir haftada bütün mevsimlerini bir arada yaşatmak için karar vermiş gibiydi. Bir bahar gününün arkasından insana her an yağmuru çağıracakmış gibi gelen bir yaz günü, sonra sokakları usul usul ıslatan yağmuruyla sonbahar ve nihayet Kızılay'da karşıma çıkan ilk işportacıdan bere aldırtan bir soğuk ve atıştıran kar...

Ama sadece bütün mevsimler demek değildi Ankara. Ankara aynı zamanda hep çocuk, hep küçük kızkardeş ve hep abla olunan bir evde, bir kitaplığın önünde durup, bir Eylül sabahı nasıl olduysa yakılmaktan kurtulan, sonra da biraz buruk bir telaşla da olsa, yakılanların yerine konulmaya çalışılanlar ve aralarına sıkıştırılmış otobüs biletleri, telefon numaraları, kartpostallar, notlar, fotoğraflar ve kurutulmuş çiçeklerle birlikte sakin, mutlu ve sessiz bir hayat sürdürüp öykülerini anlatmaya devam eden kitaplara bakmak demekti. Her zaman yaptığım gibi önce bir-iki tanesini yanıma almayı düşündüysem de sonra tekrar ait oldukları yere geri koydum.    

Ama sadece ev ve kitaplar da degildi Ankara. Ankara aynı zamanda ondört yaşımızın müziğiyle Leyla, dünyayı anlamanın, anlamlandırmanın eşiğindeki onyedi yaşımızla Alev,     taşlarıyla, duvarlarıyla yıllardır yanında konuşulanları dinleyen ve hep birlikte hep yirmi yaşında olunan ODTÜ Pastane ve şehrin bir akşam üstünde bir arkadaşla buluşuvermenin güzelliğini hatırlatan Füsun demekti.

Ve her Ankara’ya gidişimde, sanki oradan hiç ayrılmamışım, sanki zaman biz o koltuklarda otururken durmuş, sanki hayatımızı hep o akşamüstü saatlerinde birdenbire bastıran bir yağmurun çatıya vuran sesini dinleyerek ve artık başkalarının hocası olsa da, bizim için hala dünyanın en akıllı ve en komik kız çocuğu olan Ayşegül’ün demlediği çayı içerek geçirmişiz gibi gelen Gamzeler’in; Belma Teyzeler’in salonu. Sabırla hayatı ciddiye almayacak kadar büyümemizi bekleyen ve hep salondaki o masanın sol başında otururken, bir yandan bizimle dalga geçip, Leonard Cohen’in depresif sesinin bize hiç iyi gelmeyeceğini anlatan, bir yandan hazır alınan bir kot pantolonu tamamen söküp yeni baştan diken ve bu esnada bir yandan da televizyondaki haberleri yorumlayan Hasan Amca’nın nerede olursa olsun hep yanımızda, hep bizimle olduğunu kulağımıza fısıldayan başka bir şehir mümkün müdür?