Thursday, December 23, 2021


 

Dünyanın bittiği yer: Otterndorf (yolculuk)

Bu anlatacaklarım iki kış önce oldu. Aylardan ocaktı ve kuzeye doğru dört günlük bir yolculuğa çıktım. Bu, belki birkaç bölüm sürecek yazı o yolculuğun hikayesidir.

Almanya’nın bazı kentlerınde, kasabalarında belediyelerin yazarları bir nevi çağdaş vaka-i nüvis şeklinde “görevlendirerek” verdiği burslar vardır. Seçilen yazara birkaç aylığına bir ev ve mali destek verilir. Bunun karşılığında beklenen ise yazarın arada bir yerel gazetede yazıp, o kente ya da kasabaya ilişkin deneyimlerini aktarması ve kapanış olarak da bir okuma seansı düzenlemesidir. Bu konum için başvuru sayısı da gerçekten yüksek olur. 

Ben de bu şekilde bir burs veren Otterndorf Belediye’sinin ilanını görünce koşullarına bakmıştım. Verdikleri küçük ev, eskiden takvim sayfalarinda gördüğüm o ormandaki kulübelere çok benziyordu ve ayrıca kasaba da deniz kıyısındaydı. Dört ay Frankfurt’tan uzaklaşmayı bir şekilde ayarlayabileceğimi düşünüp, aslında pek şansım olacağını sanmasam da birkaç Almanca metin yazarak ilana başvurdum.Birkaç ay sonra telefonda duyduğum neşeli bir kadın sesi, üç kişiyle birlikte finale kaldığımı söylüyordu. Teşekkür ettim, sevindiğimi söyledim. Ama “düşünebiliyor musunuz” diye devam etti ses. Evet gerçekten sevinmiştim ama böyle durumlarda yakalandığım bir tür “sakinlik hastalığı” karşı tarafta yine yeterince sevinmediğim, belki de durumu yeterince takdir edemediğim gibi bir izlenim uyandırmıştı ki neşeli sesin coşkusu arttıkça arttı. “Hadi sevinsene, sevindiğini göstersene” mesajını veren insanların bu ısrarını bazen biraz fuzuli bulsam da iyi niyetlerinden şüphe etmem. Ama bu sefer belli belirsiz bir rahatsızlik, bir tür iktidar dayatması hissetmiştim bu coşkuda. Yine de pek üzerinde durmadım. 

Birkaç gün sonra bir tren bileti, kasabadaki bir otelde yapılmış oda rezervasyonu, gidince nereye gitmem gerektiğini gösteren krokiler, kısacası organizasyon sözkonusu olunca derhal nükseden Alman obsesifliğinin bütün belirtilerinin mükemmel bir yansıması olan bir posta geçti elime. Ve iki haftalık bir aradan sonra, yanımda küçük bir bavul, çantamda da iki tane Hermann Hesse kitabıyla Otterndorf’a gitmek üzere Hamburg treniyle yola çıktım. Ocak başlarıydı ve Noel’den beri sürekli kar yağıyordu. Hatta o kadar çok kar yağmıştı ki, birçok şehrin belediyesindeki tuz stokları tamamen erimiş, yollar buz pistine dönmüştü. 

Altı kişilik kompartmanda tek başınaydım ve tek işim kahve içip camdan dışarıya bakmaktı. Memnundum yani o esnada hayattan. Tren kuzeye doğru çıktıkça sonunda neredeyse tek bir renk kalmıştı geriye: Beyaz, hiç el değmemiş bir beyaz. Güzergah: Kassel, Göttingen, Hannover, Hamburg. Kassel hakkında tek bildigim bana dünyanın en soğuk istasyonu gibi gelen tren istasyonu. Yaşamak üzere Almanya’ya geldiğimde aktarma yapmak üzere indiğim ve rüzgarın boydan boya biçtiği dondurucu açık peronlarında beklediğim yirmi dakikanın ardından ciddi ciddi “acaba dönsem mi İstanbul’a” diye düşündüğüm istasyon. Grinin öteki adı. 

Kassel’dan sonra, oraya kadar yalnız olduğum kompartmana hiçbir şekilde enteresan bulmadığım altmış yaşlarında bir kadın binince ve artık bembeyaz manzaraya biraz alışınca Hesse’yi okumaya başladım. O yolculuk için neden Hesse’yi seçtiğimi tam olarak bilmiyordum: Bir tür sezgi ya da hazırlanırken düşünce düzeyinde tam olarak dillendirmesem de Hesse’nin her yaşı ve her mevsimi bütün güzellikleri ve kırıklıklarıyla anlatan bir yazar-şair olmasının içten içe hep aklımda olması diyelim. Az sonra gerçekten de şunları söylüyordu Hesse kitaptan uzanıp: “Karda ve ayışığında yollarda/ Gidiyorum gölgemle bir başına.”

Hesse okuya okuya Hamburg’a geldim, aktarma için 45 dakikam vardı. İstasyonda dolaşmaya başladım. Günde 450 bin kişinin geçtiği ve hiçbir taşıyıcı elemanı görünür olmadığı için, ilahi bir güç tarafından yerinde tutuluyormuş gibi gelen yüksek tavanlarıyla devasa bir etki yaratan istasyon henüz akşamüstü kalabalığına teslim olmasa da kalabalıktı. Telaştan çok görüntüleri hızlandırılmış bir hayat akıyordu sanki istasyonda. “Telaş” diye düşündüm merdivenlerle çıkılan galeriden aşağıya giriş salonuna bakarken, “Telaş yaz mevsimine ait bir sözcük. Kışlık bir sözcük bulmak lazım telaş yerine!” 

Soğuğu göze alıp bir sigara içmek üzere dışarıya çıktım sonra. Önünde durup bakınca daha da heybetli göründü gar binası gözüme. Aynı Frankfurt tren istasyonunun önünde olduğu gibi evsizler, alkolikler ve uyuşturucu bağımlısı oldukları ilk bakışta anlaşılan küçük grupların yanında, okuldan yeni çıkmış öğrenciler vardı garın önünde. İki kişi arka arkaya gelip sigara istediler. İkisine de birer sigara verdikten sonra bir kadın gelip kahve parası istedi, tam çantama davranırken, “çok soğuk bugün” dedi kadın. Sonra sanki dünyanın en olağan şeyini söylermiş gibi ekledi: “Bu gece birisi donar muhakkak bu şehirde!” Ne diyebilirsiniz ki böyle bir cümle karşısında? O heybetli gar binasının kapısında durup, aynı olağanlıkta yani o kısa ve korkunç cümlenin söyleniverdiği olağanlıkta, nasıl olup da hep beraber, böyle büyük bir yalanın içinde yaşamaya devam edebildiğimizi kime sorabilirsiniz? Gülümsemeye çalışarak, “umarım herkes hayatta kalır bu gece” diyerek, “hoşçakalın” dedim kadına. Iyi yolculuklar diledi Fransızca. Yaşı belli değildi, otuz da olabilirdi, elli de! Bu kısa karşılaşmadan bir yıl sonra Hamburg’ta Demiryolları’nın güvenlik birimine evsizleri istasyondan çıkarma yetkisi verilecekti. Öyle ya, yoksulluk değildi problem! Problem yoksulluğun göz önünde olmasıydı. Çünkü görünmeyen yoksulluk yoksulluk sayılmazdı. 

İstasyondan içeri girdim, Otterndorf treni peronda bekliyordu. Pek memnun değildim artık hayattan!

Otterndorf’a gideceğim tren, bölgesel ulaşımda kullanılan iki katlı, koltukları tek yönlü bir simetriye bağlı kalmadan düzenlenmiş, mavinin ve beyazın hakim olduğu ferah bir trendi. Üstelik sıcaktı, istasyonun soğuğundan içeri adım atar atmaz rahatlatan, hoş bir duygu kapladı içimi. Yerlerin hemen hemen dolmuş olduğu vagonda tek tük boşluklar vardı. Kitap okuyan bir kızın yanındaki boşluğa doğru ilerledim. Derrida üzerine bir kitap okuyordu kız. “İyi ki ikinci sınıf vagonda ayırtmışlar yerimi” diye düşündüm. Çünkü birinci sınıf vagonlarda bilgisayarların ve cep telefonlarının egemenliğinde sürer yolculuk. İkinci sınıf vagonlarda ise her zaman hayat vardır. Kitap okuyanlar, müzik dinleyenler, kağıt oynayanlar, uyuyanlar ya da hiçbir şey yapmadan camdan dışarı bakanlarla hayatın küçük bir kesitini paylaştığı duygusuna kapılır insan. Bir bilinmeyene doğru yola çıkanlarla evine dönenler arasında kurulan tuhaf bir kader birliği. 

Derrida okuyan kız, bunları düşündüğümü hissetmiş gibi yanına otururken gülümsedi. Uzun boyluydu, küçük valizimi yukarıya koymama yardım etti. Paltomu asmış, tam çantamdan Hesse’nin “Bozkırkurdu” adlı romanını çıkarmış, kapağını açmak üzereydim ki… Dediğim gibi, o yolculuk için neden Hesse’yi seçtiğimi bilmiyordum. Ama nasıl karlarla kaplı yollarda birdenbire Hesse’nin kış şiirleri karşıma çıkıverdiyse, bu sefer de Derrida okuyan kızın büyülenmiş gözleri takıldı elimdeki kitaba: “Hesse’nin en sevdiğim kitabıdır. Hatta en sevdiğim kitaplardan birisidir!” Böyle başlayıp Hesse’nin diğer romanları üzerine devam eden bir sohbet başlamıştı kızla aramızda. Bir süre sonra ellerimizle sıkıca kavradığımız fincanlarımızdan sütlü kahvelerimizi içiyor, haritada adlarının olmasından başka hiçbir önemi olmayan küçük köylerden, kasabalardan geçiyorduk. Bambaşka kentlerden, bambaşka ülkelerden gelen ve birbirleriyle ilk kez karşılaşan insanlar romanlardan, öykülerden söz ederken neden bu kadar çabuk kaynaşırlar? Belki de roman kahramanlarından sanki bir süredir gözden kaybettikleri ortak bir arkadaştan söz eder gibi söz ettikleri, belki de böylece tren yolcularını birbirlerine bağlayan kaderden daha derin bir ortak kaderi, aslında adı şimdiye kadar konmamış bir geçmişi paylaştıkları içindir. 

Babası Rus, annesi Volga Almanları’ndan, Sibirya-Novosibirsk doğumlu olup, sekiz yaşındayken, göçeden ailesi ile birlikte Almanya’ya gelen Elena. Kabarık, siyah, kıvırcık saçları, İspanyol paçalı desenli pantolonu ve naif heyecanıyla, insana yetmişli yıllardan kazara 2011 yılına ışınlanmış gibi gelen bir hali vardı. Bir yandan postacılık yapan bir yandan da felsefe okuyan ve son anda e-posta adresini yazıp, küçük bir istasyonda indikten sonra el sallayarak treni uğurlayan Elena’nın arkasından, artık tipiye dönüşmüş karı seyrederken hâlâ onun az önce söylediklerini düşünüyordum: “Çocukluğumu hatırlatan iki şeyi çok seviyorum: Anneannem ve kar!” 

Öyleydi, çocukluğunu uzaklarda bıraktığı için onu hep içinde taşıyan insanlar gibiydi Elena: Yersiz, yurtsuz. Trendeki insanlara baktım. Büyük bir kısmının evlerine döndüklerini düşündüm. Nasıl birşeydi acaba insanın hep doğup, büyüdüğü evde yaşaması? 

Otterndorf’a yavaş yavaş yaklaşıyorduk. Artık ahşap iskeletli ve kırmızı tuğlalı evlerin, bembeyaz tarlaların, eski değirmenlerin, ağırbaşlı çamların, bilge meşelerin ve hüzünlü kayınların içinde ardarda belirip kaybolduğu gün ışığı çekilmeye başlamıştı. “Cadenberge” anonsunun ardından valizimi indirdim, paltomu giydim. Çantamdaki krokileri çıkarıp cebime koydum ve kapıya doğru yürüdüm. İnen birkaç kişinin ardından kapı kapandı. Bir sonraki durakta, beş dakika sonra ben de inecektim, şimdiye kadar hiç gitmediğim ve büyük ihtimalle bir daha da hiç gitmeyeceğim bir istasyonda inecektim. Şimdiye kadar hiç karşılaşmadığım ve belki de bir daha hiç karşılaşmayacağım insanlarla medeni ilişkiler kuracak, tokalaşacak, iyi akşamlar diyecek, teşekkür edecektim. Yolda yazmadan çevirdiğim Hesse şiirini tekrarladım unutmamak için:
“nasıl da öyle tuhaf bir hüzün sarar insanı
yürürken yabancı bir kentte
ayın çatıları aydınlattığı,
uyuklayan bir gecede”
Tren durunca indim. Artık kasabadaki o yabancı bendim.