Saturday, July 13, 2013

Wittgenstein'in Yalnizligi: Bir Frankfurt Yazisi


WITTGENSTEIN’IN YALNIZLIĞI

"Bir kentte hayran kaldığın şey onun yedi ya da yetmiş yedi harikası değil, senin ona sorduğun bir soruya verdiği yanıttır."

Italo Calvino, Görünmez Kentler 

Güzel bir Haziran günü inmiştim Frankfurt'a trenden tek başına, elimde Boris Vian'in kitabı "Günlerin Köpüğü." Bilmediğim, tanımadığım şehirlere bildiğim, tanıdığım, sevdiğim, sığındığım kitaplarla inmeye başlayalı daha çok olmamıştı. 

Bir şehirle tanışmanın tren istasyonu ile başlaması hiç kuşkusuz bir yabancının başına gelebilecek en talihli durumdur. Ne havalanının renksiz, kişiliksiz yüzde yüz resmi anonimliği ne de şehre bir arabayla gelmenin lüzumsuz telaşı. Kente bir ucundan sessizce girersiniz ve ıssız, yalnız, unutulmuş banliyölerden geçerek yavaş yavaş şehrin kalbine doğru ilerlersiniz. Tren giderek yavaşlar, yavaşlar, yavaşlar ve duruverir. Artık o başka bir kent ile aranızda sadece bir kapı vardır. Belki de hafifçe kenara çekilip o kapıyı açmayı bir bilene bırakırsınız ve sonra... çekingen adımlarla trenden inersiniz ve şehre ayak basarsınız. 

Küçük bir kasabanın tren istasyonunda indiğinizde ya da o istasyondan sizi götüren bir trene bindiğinizde yolculardan kimin evine döndüğünü ya da kimin evinden ayrıldığını anlamak çoğunlukla zor değildir. Yabancılar kendilerini karşılayan birisi yoksa bir an duraklarlar trenden indiklerinde ve sonra bir kararlılık süsü vermeye çalıştıkları hızlı adımlarla ilerlerler. Oraya ait olanlar ise genellikle kendilerini karşılayacak bir insanın ayrıcalığına sahiptirler. Kimi zaman bilinene, geçici olarak bile olsa geri dönmenin sevinci gözlerinde; heyecanla, kimi zaman ise o küçük kasabaya ebediyen mahkum olmuşluğun umutsuz kırıklığı omuzlarında, ağır ağır yürürler. Ama bunlardan en kötüsü arkanızda bir zamanlar sevdiklerinizi, anılarınızı, çocukluğunuzu, gençliğinizi, sizi uğurlayanları bırakıp da yıllar sonra tekrar döndüğünüz bir istasyonda trenden inip kendinizi o ıssız istasyonda yapayalnız bulmanızdır. 

Frankfurt Hauptbahnhof’a bundan onbir yıl önce güzel bir Haziran sabahında indiğimde yakama yapışan hüzün, geçmişindeki o istasyonda, kendisini tek başına buluveren o yolcunun, sözcüklere sığdırılması olanaksız, o ağır kırıklığını taşımıyordu belki, ama arkamda çocukluğumun Ankara’sını, gençliğimin İstanbul’unu, sevdiklerimi, arkadaşlarımı ve içinde hayat bulduğum dilimi bıraktığımı biliyordum. Kitabımı çantama koydum, küçük valizimle trenden indim ve çekingen adımlarla önümden giden kalabalığın, bu yabancı kentin ve belki de hayatın peşine takıldım. O kalabalıkta tıpkı 1932 yılında Frankfurt Hauptbahnhof’a inip de istasyonun „çelikten, camdan ve mermerden yapılmıs girift ve havai güzelliği hakkında ancak Belçika’lı büyük şair Verhaeren’in şiirlerinin fikir verebileceğini“ söyleyen İstanbul’lu Ahmet Haşim kadar yalnızdım.

Frankfurt Hauptbahnhof bundan onbir sene önce yine bu kadar kalabalıktı, yine telaş içindeydi ve orada başlayan ya da biten hayatların ağırlığını yine çelik ve camla taşımaya çalışıyordu, ama bugünkü kadar ışıldamıyordu. Rastladığım ilk cafe’ye girip bir kahve söyledim önce. Pencere kenarında bir masaya oturmuş, kenti gelenlerin ve gidenlerin yüz çizgilerinden, gözlerinden, adımlarından, çantalarından, bakışlarından anlamaya çalışıyor, „Amsterdam yönüne, Berlin yönüne, Münih yönüne“ diye başlayan ve şehre daha henüz gelmiş bile olsam başka şehirlerdeki başka hayat ihtimallerinden haber veren anonsların baştan çıkarıcılığına kapılmadan kahvemi yudumluyordum. O sırada, yıllar öncesinden, sıcak bir Ankara yazının kavrulan asfaltından çıkıp geliveren bir melodi çalındı kulağıma: „Words don’t come easy to me“ çalmaya başlamıştı cafe’de, elinde kırmızı bir gülle sivilceli bir oğlan ilerledi camın arkasındaki kalabalıkta ve ben çocukluğumdan beri oynadiğim oyuna sarıldım: „Şu yaşadığın anı bir daha hiç yaşamayacaksın, bu an şimdiye kadar bu dünyada ne yaşandı, ne de yaşanacak. Şimdi aklında tutabildiğin herşeyi aklında tut ve bu anı hiç unutma!“ Hiç unutmadım da, çünkü anılarımın olmadığı bir şehirde yaşayacaktım. 

Calvino „Görünmez Kentler’de“ kimi kentlerden arzuların, kimi kentlerden anıların kentleri olarak bahseder. Bu metinlerin tuhaf çekiciliği, belki de Calvino’nun anlatımının güzelliğinin, anlattığı kentlerin önüne geçmesidir. Bir cümlenin bitmesine üzülüp, kitabı kapatmış, o cümleyi düşünürken bulur insan kendisini, bazen de durup dururken, birdenbire o kentlerin birinde yaşadığını hisseder, ama sabun köpüğü kadar geçicidir bu duygu, tıpkı Calvino’nun kentleri gibi aniden görünmez olur, uçup gidiverir insanın elinden!.Ama o cümle hep kalır: "Zemrude kentine biçimini veren ona bakan kişinin keyifli ya da keyifsiz olmasıdır.“

Frankfurt benim için bir Zemrude kent olabilir miydi? Ben bu kentte bir gün, Ankara’da herkesin şehir dışına gittiği sıcak bir yaz gününün ortasında yaptığım gibi, kendimi şehrin sahibi hissederek, meydanda bir kafenin sandalyesine oturup boşalmış kente bakarak , Çehov’un yaşlı Firs’i gibi, „Gitmişler, beni burada unuttular,“ diyebilir miydim? Benim bu kentte anılarım olabilir miydi? Bu kent bende arzular uyandırabilir miydi? Bu kentte öldüğümü düşünebilir miydim? Bu kentte, hiç haber vermeden bir gece yarısı kapısını çalabileceğim bir arkadaşım olabilir miydi? Bu kentte bir sonbahar akşamı ne geçmişi ne de geleceği düşünmeden, hayatım boyunca hep orada oturmuşum ve hep orada oturacakmışım gibi bir çay bahçesinde oturup gelip geçen gemileri seyredebilir miydim? Bu kenttte en beklenmedik köşeden aniden karşıma çıkıveren çok sevdiğim bir insanla karşılaşabilir miydim? Bu kentte bir gün benim de anılarım olabilir miydi?
Yoksa?

Insanın tek, bir tek hayatı yoktur. Peşpeşe eklenen 
birçok hayatı vardır ve çektiği acıların sebebi de budur"

Chauteaubriand


Yeni bir ülkede, yeni bir kentte hayatınızın ikiye bölündüğünü hissedersiniz. Ve bu iki parçayı, iki kenti, iki hayatı birleştirebilecek yegane şey kendinizsinizdir. Yeniyi eski ile açıklamak istersiniz önce. Yani demek istiyorum ki, Westbahnhof’ta o otelde kaldığım ilk günlerde, akşamları yorgun argın işten dönüp de balkonda oturduğum zaman bir Ankara kokusu gelirdi burnuma. Çocukluğumun iğde ağaçlarına karışmış leylak kokusunu ta yanıbaşımda hissederdim. Frankfurt’un sessizliğinde, sokaklarının ıssızlığında Ankara’yı ve hiç orada olmayan iğde ağaçlarını bulurdum. Ankara: Bozkırıyla, hükümet kokan geniş caddeleriyle, ciddiyetiyle, renksizliği ile ve ama en çok üç katlı küçük evlerinin sıralandığı birbirinin tıpkısi dar sokaklarıyla Frankfurt’un sessizliğinde yaşıyordu artık. 

Frankfurt’a gelene kadar hayatımda iki önemli şehir vardı. İstanbul ve Ankara. İstanbul sokakların, Ankara evlerin şehriydi. İstanbul güzelliğin ve ihtişamın Ankara ise sadeliğin, mütevaziliğin şehriydi. İstanbul nereden geldiği belirsiz, aniden bastıran bir melankolinin, Ankara ise huzurun şehriydi. İstanbul’da hayat sokaklarda insanın karşısına çıkar, insanın başına gelir, Ankara’da ise hayat evden içeri kabul edilirdi. İstanbul’da ay Boğaz’ın üzerinde beklenen bir şenlikti, Ankara’da ise evinin penceresinden aniden görünüverirdi. İstanbul Led Zeppelin ise Ankara Jethro Tull’dı. İstanbul Polanski ise Ankara Godard’dı. İstanbul aşkın, Ankara arkadaşlığın şehriydi ve Frankfurt Westbahnhof’taki o otelin balkonunda şehrin tüm hücrelerine işlemiş yoğun sessizliği dinlerken, buraya gelmeden önce son yıllarımı geçirdiğim İstanbul’u değil, çocukluğumu geçirdiğim Ankara’yı düşünüyordum. 

Daha sonra Westend’in sessizliği dolmaya başladı penceremden. Rüzgar Lindenstrasse’den ihlamur kokularını taşımaya başladı. O zaman anladım ki içimde başka kentler yaşasa da ben başka bir şehirdeyim. Bana hep Ankara’yı hatırlatan ama kendisi olan bir şehirdeyim.

Ve yine o ıhlamur kokusuya birlikte anladım ki, bana hep gösterilmeye çalışılanı; yani şehrin ortasında bir gün bozulacak bir maket çalışması gibi yükselen gökdelenleri değil, varoluşu tüketimine eşitlenmiş „modern insanın“ mabedi Zeil’in tekdüze dükkanlarını değil, tarihin geri dönülemezliğine, acılarına turistik bir meydan okumadan öteye geçemeyen Römer’i değil, düşünmenin, düşündürtmenin hizmetten sayılmadığı, en iyi yemek yapanın, en çok güldürenin, en çok manipüle edenin ve edilebilenin kazandığı bu karanlık çağın parlayan şehri „Frankfurt’u“ değil, kentin kendi sessizliğinde, bitmek tükenmek bilmeyen yağmurlarında, kızgın gökgürültülerinde sakladığı, kendi kabuğu içinde koruduğu gizli hayatları, Frankfurt am Main-stream’in değil, benim kahramanlarımı anlatan başka bir Frankfurt olacaktı benim arayacağım şehir. Bu şehir Adorno’nun, bu şehir 68 hareketinin, bu şehir efsanevi Suhrkamp’ın, bu şehir iyi kalpli Clara’nın , bu şehir insanlığın utancı bir ghetto’nun, bu şehir Anne Frank’ın, yalnız köprülerin, terkedilmiş avluların, karanlık geçmişini unutmaya çalışan binaların, birbirlerine sığınarak ayakta kalmaya çalışan Bahnhof insanlarının, Leipzigerstrasse’de kendi dilinde „üç kilo domates üç Lira“ diye bağıran göçmenlerin, Moselstrasse’de güneşin saçlarında parladığı soğuk bir kış gününde, derin bir uykuda birbirlerine sokulmuş gencecik iki insanın, Zeil’da kedisi ve kedili torbasi ile oturan kör adamın, Taunstrasse’nin köşesinde eteğini kaldırmış müşteri bekleyen kadının, aynı şehirde yanyana, birbirlerinin varlıklarından haberdar ama birbirlerine hiç dokunmadan yaşadığı şehirdi. 

Evet, kimi zaman acı veren, kimi zaman hayatın ironisi içerisinde eriyip giden bu derin kontrastlarla yaşamaya İstanbul’dan talimliydim ve aylar geçtikçe bu kentin kabuğunu soyup, dokusuna sızmaya başladığımı hissediyordum ama kendimi bu şehre ait hissedemiyordum: Çünkü ben bu şehirde tarihsizdim, benim bu şehirde bir öyküm yoktu, benim bu şehirde oyunlarım yoktu. Ama sabredecektim, çünkü Frankfurt’tan aşk değil arkadaşlık istiyordum. 

Ve bütün iyi arkadaşlar, nasıl yavaş yavaş tanınıp sevilirlerse, nasıl iyi bir arkadaşlık zamanda hiç bitmeyen ve bitmesi istenmeyen bir yolculuk gibiyse bir şehrin kalbine yolculuk da öyle birşeydi. Yavaş yavaş, hiç acele etmeden, kimse karşılamasa da bütün istasyonlarında inerek ve hiç ayırdetmeden bütün köşeleri dönerek Frankfurt’u tanımaya başladım. 

Frankfurt’un bana ilk sürprizlerinden birisi „Frankfurt Okulu’nun“ fiziksel olarak varolan bir binaya sahip olmasıydı. Kaç ay bu binanin önünden geçip de herhangi bir üniversite binasi gibi düşünüp hiç dikkate almadığımı hatırlamıyorum. Ama bir zaman sonra, her cumartesi alışveriş yapmak üzere Westend’den Leipzigerstrasse’ye giderken durup beklediğim trafik lambasinin ellili yılların sonlarında Adorno’nun FAZ’a yazdığı bir mektup sonucu oraya konulduğunu okumamla birlikte binanın da farkına vardım. Adorno „üniversite ile enstitü“ arasındaki caddeden sözediyordu, üniversiteyi biliyordum, zaten her cumartesi içinden geçiyordum, o halde bu enstitü de fazla uzakta olamazdı. Böylece bir cumartesi öğleden sonrasında elimde alışveriş torbaları „Frankfurt Okulu’nun“ merkezinin o hiç bir charm’ı olmayan, sıradan bina olduğunu keşfediverdim! Ama asıl „Adorno Yolu“ oyunumun başlamasına daha zaman vardı:

Türkiye’den gelen arkadaşlarımı genellikle Bockenheim’da geçen yıl aniden kapanıveren bir Tayland lokantasına götürürdüm. Yemekten sonra Kiesstrasse’deki Albatros’ta – Cafe Klemm ya da yeni adıyla Cafe Crumble akşam 20 de kapandığı için – birşeyler içip, Jordanstrasse’de Karl Marx Kitabevi’nin vitrinine bakıp üniversiteden geçerek Beethovenplatz’a gelirdik. Bir akşam Ankara’dan gelen ve felsefe okuyan kardeşimle birlikte üniversiteden geçerken, aklıma birdendire Kettenhofweg’ten geçip ona Adorno’nun evini göstermek geldi. Tam Anfi IV’ün önünden geçiyorduk ki kendiliğinden başladı herşey: 
„Biliyor musun, burası Adorno’nun ders verdiği anfilerden birisi. 1969 da ölümünden birkaç ay önce, üç kız öğrencinin, ders anlatırken sınıfına girip göğüslerini açtığı anfi olabilir hatta ,“ dedim. Kardeşim heyecanlanmıştı. Ama daha „Adorno Gezimiz“ yeni başlıyordu. Yürüyerek Adorno-Lambası’na gelip beklemeye başladık. O zaman bu trafik lambasının öyküsünü de anlattım ona ve hiç ara vermeden „enstitütüyü“ gösteriverdim. Kardeşim çok heyecanlamıştı. Karşıya geçtik, enstitünün önündeki merdivelerde oturduk hiç konuşmadan ve sessizce Senckenberg Müzesi’ni seyrettik bir süre. Soğuktu. Kalkıp her zamanki gibi Beethovenplatz’dan geçmeden Kettenhofweg’e yöneldim bu sefer. Yine hiçbirşey demeden 123 nolu evin önünde durup, karanlıkta zar zor seçilen şilti gösterip „işte Adorno, Amerika’dan döndükten sonra, ölümüne kadar karısı Gretel’la bu evde yaşamış,“ dedim. Kardeşim daha da heyecanlanmıştı. 

Gezimiz bu kez Lindenstrasse’ye doğru yön değiştirmişti. Tıpkı „Frankfurt Okulu“ gibi gözüme sadeliğin arkasındaki derinliğin sembolü olarak görünen „Suhrkamp“ vardı bu kez sırada – tabii ki yıllar geçse de önünden her geçişimde hiç eksilmeyen bir ürperti duyduğum Lindenstrasse 27(*) numarayı göstermeyecektim - Göstermek istediğim, bazen hiçbir neden yokken, hiç yolumun üzerinde bile değilken, sadece bakmak için önünden geçtiğim yayıneviydi. „Adorno herhalde manuscript’lerini buraya getirip vermiştir“ diyerek ve kardeşimin bu „turistik gezi“ vesilesiyle gözlerindeki minnettarlıktan haz alarak , „tabii biraz ileride de Cafe Laumer var: Horkheimer’le orada otururlarmış hep. Ama şimdi kapalıdır orası, yarın sabah gidip kahve içeriz,“ diyerek bu ilk Adorno gezimi tamamladım. Bu „spontan“ programı 2003 yılında Adorno Anıtı ile genişlettim. Yalnız o masanın Adorno’nun gerçek masası olmadığını hiçbir arkadaşıma söylemedim bugüne kadar. Belki de kimse bu soruyu sormadığından, sormak istemediğinden. O ana kadar sadece kitaplardan bildikleri ünlü bir 

(*) Lindenstrasse 27: Nazi döneminde Frankfurt Gestapo Merkezi

düşünürle, karanlıkta, sessizlikte ve en önemlisi birdenbire, yürüdüğü 
sokaklarda, beklediği trafik lambalarında, ders verdiği üniversitesinde, ünlü bir düşünür olarak değil de bir insan olarak karşılaşmanın garip büyüsünü bozmak istemedikleri için belki de. 

Ancak şunu belirtmem gerekir ki yukarıda anlattığım türde bir tarihle içiçelik duygusu ve bunun yarattığı dramatik benim bu şehirle ilişkimdeki istisnai bir durumdan çok, bu şehirle ilişkimdeki ana duygu oldu. Bu şehirdeki kendi tarihsizliğimin yerine şehrin tarihini geçirdim belki de. Eğer bir şehirde hep böyle yaşarsanız elbetteki o şehirde yaşamanın doğal sonucu olan kanıksama duygusunu yaşamazsınız. Hergün, herşeye yeni bir gözle bakabilirsiniz, heykelinin önünden her geçişinizde bir tanıdığınızı selamlar gibi Friedrich Stoltze’yi selamlayabilirsiniz, şehirde yolunuzu uzatıp uzun süredir bir inşaatın yanında kendi hayatını sürdüren Struwwelpeter heykeline bakmaya gider ve her seferinde gülümseyebilirsiniz, şehirde en sevdiğiniz heykeller sıralaması her ay değişebilir ve bütün bunları yaparken şehirle aranızda kimsenin bilmediği bir anlaşma olduğunu düşünüp kendinizi ayrıcalıklı hissedebilirsiniz ve işte tam da bu halinizle hem bu şehre ait hem de bu şehre ait değilsinizdir. Elbette ki şehrin “yeraltıyla”, görünmez olanla geliştirdiğim bu bağ kendi küçük alanlarımı yaratmak icin bir engel teşkil etmedi. Leipzigerstrasse’de, çalışanları, kahve fincanları, duvardaki resimleri ve en çok da müşterileri ve bir top dondurmasının fiatıyla adeta bir tür „Kants ding an sich“ gibi hayatına devam eden küçük İtalyan kafesi, sürekli açılıp kapanan kitapevlerinin gelip geçiciliğine meydan okuyan Karl Marx Kitabevi, onun yakınlarındaki second hand CD dükkanı, avlulara yerleşmiş küçük cafeler, bistrolar, bana öğlen saatlerinde önündeki masalarda oturduğum zaman İstanbul’un Beyoğlu’sunda oturuyormuşum hissini veren Kaiserstrasse’deki Eis Fontanella, kışın Sachsenhausen’a giden köprülerdeki dondurucu, soğuk rüzgar, her sabah aynı fırından aldığım Bärlauchwecken, Lindenstrasse’den gelen ıhlamur kokusu, Beethovenstrasse’nin köşesindeki manolya ağacı, Münchenerstrasse’deki elli yillik Tütüncü Dükkanı, birkaç zamandır sabahlari Kettenhofweg’teki bir berber dükkanından dışarı bağıran papağan, adını bilmediğim küçük parklardaki banklar, cumartesi günleri gidip bir kahve içtiğim, çalışanlarından ya da yıllardır uğrayanlardan hiçbirini tanımadığım ama birbirleriyle ve bu şehirle ortak bağlari olduğunu ve birlikte yaşlandıklarını hissettiğim „Voltaire Club“ herşeye rağmen bu kentin, bu kentteki hayatın devamlılığının sırrı sanki. 

Şimdi sıcak, boğucu bir Temmuz akşamında bütün bunları arka arkaya sıralarken “peki insanlar?” diye soruyorum kendime, insanlar nerede? Bu şehirde bu kadar yıldır yaşarken bu şehire içinden fısıldayarak bile olsa „Frankfurt, Mon Amour!“ diyecek bir Frankfurt’lu tanıdım mı? Tanımadım belki ama hergün aynı yollardan gidip, aynı yollardan evime dönerken kapıların önüne konuluveren ve her seferinde tanımak için geç kaldığıma inandığım hayatlar gördüm. Sperrmüll’den, yani kapınin önüne konulan eşyalardan sözediyorum! Ne zaman ellili-altmışlı-yetmişli yıllardan kaldığını düşündüğüm eşyaları görsem adımlarım yavaşladı. Önce hep „belki eşyalarını yeniliyorlardir,“ diyerek teselli etmeye çalıştım kendimi, ama çoğu kez gördüklerimin bir „son“ olmadığına ikna edemedim kendimi. O ayakları kırılmış masalarda neşe içerisinde kaç noel yemeği yendiğini düşündüm, dökülen sırlarıyla birlikte aynalarda yaşlandığını hisseden yüzler hayal ettim ve bir sabah yine böyle kırık dökük eşyaların arasına sıkışmış, yakası siyah kürklü, rengi çoktan solmuş kırmızı bir manto gördüm. Çok sevilip, çok değer verildiği, eskimiş olsa bile bir türlü atılamadığı o kadar belliydi ki! İçim sızlayarak geçtim önünden, “böyle işte”, dedim, “hayat!” Akşam dönerken diğer eşyalar hala yerindeydi ama manto yoktu, çok sevindim, çünkü kırmızi manto başka bir hayatın yanıbaşında, onu ısıtarak anılarını taşımaya devem edebilecekti. 

Birkaç gün önce ise akşam eve dönerken bir evin önüne üç çerçeveli resim ve eski, ağır bir Olympia daktilo bırakılmış olduğunu gördüm. Resimlerden ikisi renkli manzara resimleriydi sanırım, dikkat etmedim, çünkü üçüncü çerçevenin içine yerlestirilmis siyah beyaz fotoğraftaki yüzü tanır gibi olmuştum. Biraz eğilip fotoğraftaki yüze baktım: Evet yanılmıyordum, Wittgenstein’dı fotoğraftaki yüz ve o da bir daktilo ile birlikte kapının önüne bırakılıvermişti. Wittgenstein’in profilden çekilmiş bir fotoğrafı üç parça halinde çerçeveye yerleştirilmiş ve hemen altına düzgün bir elyazısı ile bir not düşülmüştü. Wittgenstein’ı ve o elyazısını sokakta sperrmüll’e teslim etmeye gönlüm razı olmadı ve eğilip almayı düşündüm, ama çekindim. Sonuç olarak el yazısıyla düşülmüş bir notla birlikte kişisel birşeydi önümdeki „eşya“. Kimbilir belki de fotoğrafın ve daktilonun sahibi, Wittgenstein’ı başkasına vermek değil, hayatından çıkartmak ve çöpe atmak istemişti, alsam sokağa atılmış bir aşk mektubunu alıp, okuyup, saklamak gibi birsey olacaktı bu. Ama öte yandan, ya o çerçevesi çoktan eskimiş fotoğrafın ve o eski daktilonun sahibinin bu değer verdiği şeylerin, bu hüzünlü akıbetinden hiç haberi yoktuysa? Tıpkı o eski ayna, o eski masa, o rengi solmuş kırmızı manto gibi sadece başkaları tarafından kapının önüne bırakılmış „eşyalardıysa“ bunlar. Öyle ya, kimi hayatlardan solgun, kırmızı bir manto, kimi hayatlardan ise çerçevesi çoktan eskimiş ve altına elyazısiyla not düşülmüş bir Wittgenstein fotoğrafı ile bir daktilo kaliyordu geriye. Kırmızı manto sokağa terkedilmekten, ömrünü bir çöp olarak bitirmekten kurtarılmıştı ama Wittgenstein da aynı şansa sahip olacak mıydı? Resme doğru eğildiğim o kısa anda geçti bunlar aklımdan! İnsanların işten döndükleri akşam saatleriydi, yanımdan insanlar geçiyorlardı hızlı adımlarla, o resmi alsam görenler belki de sadece çerçevesi için aldığımı düşüneceklerdi. Peki ya sahibi onlari sadece bir süre icin orada bıraktıysa ve bir süre sonra dönüp alacaksa? Resmi almadım, alamadım, biraz ilerde başka evlerin de önüne bırakılmış eşyalar görünce ertesi günün „sperrmüll“ günü olduğunu anladım ama o fotoğrafı yine de dönüp alamadim. Eve döndüğümde huzursuzdum, o kadar merak etmeme rağmen fotoğrafın altındaki el yazısıyla yazılmış notu da okuyamamıştım üstelik. 

Havanın kararmasını beklemeye karar verdim, tekrar gidecektim o evin önüne ve o fotoğraf hala orada duruyorsa, kimseye aldırmadan alıp eve getirecektim. Bir insanın anılarının çöpe atılmasına gönlüm razı olmuyordu, “o anıların nesnesi bu dünyadaki sözlerine “Dünya olguların toplamıdır, şeylerin değil, diye başlamış bile olsa“ diyerek gülümsedim kendi kendime ve karanlık bastırırken o eve doğru yola çıktım.

Evin önüne geldiğimde gördüm ki şimdi ne olduklarına bakmadığıma pişman olduğum renkli iki resim artık orada değillerdi, geriye sadece Wittgenstein ve daktilo kalmıştı. Wittgenstein’ı aldim, taşıyamayacağım kadar ağır, emektar daktiloya „hoşçakal, leb wohl,“ dedim ve bir hırsız gibi koşar adımlarla oradan uzaklaştım.

„Das Leben der Erkenntnis ist das Leben, welches glücklich ist, der Not der Welt zum Trotz" diyordu elyazısıyla yazılmış notta ve bir doğum günü hediyesi olarak hazırlanmıştı. Kaç yıl önce? On? Yirmi? Otuz? Şimdi neredeydi bu insanlar? 

Ve şimdi o resim masamın üzerinde, karşımda dururken düşünüyorum: Ben, bu soguk gökdelenlerin, kendi düşlerine dalmış arka avluların, şimdi ile geçmişin, geniş caddelerinde hızla akan ama kuytu sokaklarında birdenbire duran zamanın bir arada yaşadığı bu şehrin, „Belle de Jour“ un o çok sevdiğim kahramanı Severine gibi arzular ve anılar arasında gidip gelen bir „doppelleben“ içinde, gerçekliğin, düşün ve fantazinin sürekli yer değiştirdiği o tarifsiz varoluşunu anlayıp sevmeye başlamışım. Tıpkı güzel Severine gibi: Soguk, duygusuz ve uzak. Ama aynı zamanda kırılgan, gizemli ve en önemlisi: sevmeye muktedir! 

Şükran Yiğit

Friday, July 5, 2013

M. Belge

Murat Belge entellektüel hayatimizin köse taslarindandir. Bunu takdir edebilmek icin yetmislerin sonundaki - anti fasist mücadeleyi disarida tutarsak eger -sürdürülen bütün anlamsiz ve kisir tartismalarin icinden gecmis olmak gerekir belki de. Ya da seksenli yillarin sessizliginin korkunclugunda cölde su icmeyi bekler gibi bir 'Yeni Gündem' dergisini beklemis olmak gerekir. Ya da bu ülkede 'Kürt' sözcügünü telaffuz etmenin bile kirk kere düsünüldügü günlerde 'Kürtler veTürkler: Nereden, Nereye' basligini tasiyan bir kitabin ciktigini duyup kosa kosa kitapciya gitmis olmak gerekir. Bazi seylerin, bazi insanlarin bir hatirasi olur. Giderek soluklassa da, bize o insan bazen sanki iki ayri insanmis gibi gelse de o hatira baki kalir.

Tuesday, June 18, 2013

Ve Son Tren Kalkti mi Sahi Haydarpasa'dan?

Belki olmaz diyordum birkac ay önce bu yaziyi yazarken:

23:00


Ben Yengecim. Ama en iyi anlaştığım burç ne Akrep, ne de Balıktır. Ben en iyi Hafıza burcuyla anlaşırım. Çevremde yıllardır anlaşılmaz bir şekilde cirit atan o hüzünlü Terazilerin, ihtiyatlı Oğlakların ve inatçı Akreplerin aslında hepsi, istisnasız hergün, hafızanın ve hatıranın o zorlu ve tatlı labirentinden geçip selam verirler dünyaya. Ve o labirent ki havasız bodrum katlarından, ruhsuz gökdelenlere kadar herşeyin akıl almaz bir üretim alanına dönüştürülüp, düşünmenin, düşündürtmenin hizmetten sayılmadığı, en iyi yemek yapanın, en çok güldürenin, en çok keyif alanın, en çok "proje“ yapanın ve nihayet en çok manipüle edenin ve edilebilenin kazandığı bu karanlık çağın neşeli, sağlıklı, varoluşu tüketimine eşitlenmiş modern insanları arasında bir parça nefes alabilmenin mümkün olan tek ilacı gibi görünen yarenlik etmenin, sevinci, kederi, öfkeyi paylaşmanın, dayanışmanın, yani bildiğimiz en eski haliyle arkadaşlığın labirentidir. Ama… Ama işte şehirler de böyledir. Onlar da hafızayla hatırayı, anılarla arzuları, dünle bugünü birleştirdikleri bir labirentte geçirirler hayatlarını. Ve onların da hepsinin bir kalbi vardır. Hele büyük kentlerin; sakinlerinin içinde yaşamanın bir lanet mi yoksa bir lutuf mu olduğunu hergün kendi kendilerine sorup, çetrefilli bir aşk ve nefret ilişkisi yaşadıkları o metropollerin bir kalbi olmaması mümkün müdür? Vardır elbette, yoksa nasıl mümkün olur bir şehirde yaşamak?

Bir pazar günü Frankfurt Ana Tren İstasyonu‘na giderseniz eğer, memleketlileriyle yıllarca her pazar o istasyonda buluşmuş ve şimdilerde de arada bir de olsa hala buluşan Akdenizli yaşlı göçmenler görürsünüz. Yıllarca orada buluşmuşlardır, çünkü yabancısı oldukları bir ülkede ilk adım attıkları, en iyi bildikleri, kendilerini en ay yabancı hissettikleri, en kolay buluştukları, beş kişinin bir arada kaldığı daracık odalardan kaçabildikleri tek yerdir istasyonlar. Ayrıca henüz alışamadıkları yeni hayatları ile hasretini çektikleri memleketlerini birbirine bağlayan aynı rayın iki ucundan birinde durmaktadırlar istasyonda. “Saat beşte Hellas-Express ulaşırdı istasyona, biz Yunanlı işçiler, biraz memleket havası alalım, şimdi kekik kokusu getirir gelen tren, diyerek peronda beklerdik o treni,“ diye anlatmıştı Stavros bir keresinde. Ben de Frankfurt’a ilk kez bir trenden inmiş, bilmediğim bir şehrin kapısından geçmiş, bilmediğim bir kafede oturup anonsları dinlemiş ve hemen şehrin kalbinin orada attığını hissetmiştim.

Ama sadece Frankfurt’un değil, bütün büyük şehirlerin kalbi ana tren istasyonlarıdır bence. Çünkü yeni gelen yabancıların, başını alıp gidenlerin, birgün yine dönenlerin, gidemeyenlerin, işsizlerin, işe gidenlerin, ayrılanların, kavuşanların, mutluluğun ve mutsuzluğun, umudun ve umutsuzluğun, hatıranın ve unutuşun kavşak noktasında selamlarlar insanları tren istasyonları. Her gün binlerce insanla karşılaştığınız o istasyon, sanki mekansal yakınlık arttıkça daha da belirginleşen şehrin kitlesel yalnızlığında kısacık da olsa bir aidiyet hissi, herşeyin de elinizden hızla kayıp gitmediği hissini, güzelligin sizden esirgenmediği hissini, tanıdık birşeylerin hep hayatınıza eşlik edebileceği hissini verebilir size. Kimi zaman, mesela 1941 yılının güneşli bir bahar gününde Nazım Hikmet oturur birisinin merdivenlerinde, kimi zaman Atilla İlhan biraz öfkeli, "intihar dumanları içinde,“ görür onu, kimi zaman ise düşünceli düşünceli "eskiden tren geçerdi de şiirlerinizden, yetişmeye çalışırdım nefes nefese,“ diye mırıldanarak az sonra Eskişehir’e kalkan trene binecek Haydar Ergülen geçer kapısından.

Tabii tabii, doğru, Haydarpaşa’dan söz ediyorum. Her taşının, her duvarının, her gişesinin, her bankının, kapılarının, merdivenlerinin ve belki hep geri kalan saatlerinin bile bütün hayatımıza tanıklık ettiği, tarihinin tarihimiz olduğu Haydarpaşa’dan. Ve tabii dünyanin bütün şehirlerlerine aynı üniformayı giydirmek isteyen hafızasız ve hatırasız "Proje“ burçlarından. En son olarak da her ayın ilk Pazar günü saat 13:00-14:00 arasında "Haydarpaşa istikametinden gelmekte olan...“ diye başlayan anonslarından vazgeçmek istemeyen oniki vefalı Ankaralı’nın hala, Ankara Garı’nda tuttukları Haydarpaşa Nöbeti‘ne Hafiza burcundan olan bütün arkadaşlarının gelmesini beklediklerinden.

Sunday, April 21, 2013

Reich-Ranicki ve bir imha aracı olarak eleştiri

09.04.2013 tarihli SoL gazetesinde yayimlanmistir.

Reich-Ranicki ve bir imha aracı olarak eleştiri

"Uwe Johnson ile karşılaşmanızı anlatıyorsunuz. Muhteşem anlatıyorsunuz. Bunu kimse sizin kadar güzel yazamaz. Ama bu, 781 sayfanın sadece beş sayfasını kapsıyor. En içten selamlarımla, Marcel Reich-Ranicki"

Bu sözler, 1995 yılında yazar Günter Grass'a yazılmiş bir mektubun son sözleriydi. Özel bir mektup değildi ama yazılan, Spiegel dergisinde yayımlanmış açık bir mektuptu.

Üstelik herşey bu kadarla da kalmamıştı: Derginin kapağında, edebiyat eleştirmeni Reich-Ranicki, yüzünde böyle zamanlarda görmeye alıştığımız o öfkeli ve kendinden emin ifadeyle, Günter Grass’ın yeni yayımlanan romanını  tam ortasından yırtıyordu. Günter Grass, bunun üzerine,  Ranicki ile bütün  kişisel ilişkisini kestirdiğini bildirdi.

1999 yılında, Grass Nobel Edebiyat Ödülünü aldığında ise, Ranicki hala aynı enerjiyle sürdürüyordu polemiğini:
 „Yıllar sonra bir Alman yazarının nihayet Nobel’i alması gerekiyordu. Düşünsenize, ya Walser alsaydı? Benim için çok büyük bir darbe olurdu bu!Ya şu aptal Peter Handke’ye verselerdi? Felaket olurdu! Stokholm’de herşey mümkün… Neyse… Yine de hiç olmazsa Grass’a vermişler!“

Birkaç hafta sonra Grass, bu adamdan yıllardıçektiğini ama yine de eğlenceli bir ilişkileri olduğunu, çünkü kendisinin Ranicki’nin önemini abartmadığını, adamın medya ve özellikle de televizyon yoluyla bir megalomana dönüşğünü söyleyecekti.

Almanya’ya ilk geldiğim yıllarda Ranicki ve üç edebiyat eleştirmenin güncel kitaplar üzerine konuştuğu Edebiyat Kuvartet’i ülkede çoktan bir fenomendi. Asmalı Konak’ın yayın gecesi Türkiye için ne ise, bu yetmişbeş dakikalik edebiyat programının televizyonda yayımlandığı geceler de Almanya için o demekti. Edebiyatla ilgisi olan da olmayan da, okuyan da okumayan da merakla bu programı bekler, Ranicki’nin bir gecede göklere çıkartarak meşhur ettiği ya da tasını tarağını, bir daha geri dönmemek üzere toplamasınıtavsiye ettiği yazarların son kitapları hakkında bir fikir sahibi olurdu. Peki kimdi bu Reich-Ranicki? Ve daha da önemlisi nasıolup da bir tür olarak edebiyat eleştirisini ortalama bir Alman’ın oturma odasına kadar sokup, bir de baş köseye kurulmasını sağlayabilmişti? „Çok sıkıcı“, diyordu Ranicki mesela bir roman hakkında.Yorucu, bıktırıcı, korkunç, zavallı,“bu bir rezalet!“ ya da „bu kitap bize işkence etmek için yazılmış,“ diyordu. Bazıları ise sarsıcı, dokunaklı  ve „okuyanın bir daha asla unutamayacağı“ romanlardı. ‚Haz‘ hep anahtar kelimesiydi Ranicki‘nin.  Ayrıca ona göre bir romanın karakterleri akıllıolmalıydı.“Eğer romanınızın merkezine aptal bir kişiyi yerleştirirseniz, haliyle bu aptallık bütün romana sirayet eder, „ diyordu Grass’a.

Elbette bu keskin değerlendirmeleriyle, aklında hiç kitap okumak olmayan insanların da merakını uyandırıp, belki de edebiyatı kitlesel bir ilgi alanına dönüştürebiliyordu Ranicki. Evet, saldırgandı! Evet, sözcük dağarcığında ılımlı sıfatlara yer yoktu. Evet, polemikten besleniyordu. Ama hayır! Argümanları kesinlikle asılsız ve kof değildi. Ama sanırım izleyiciyi asıl heyecanlandıran ve her yayında o ekranın önüne oturtan asıl şey, edebiyat alanındaki bilgisini ve otoritesini kimsenin inkar edemeyeceği Ranicki’nin provakatif kişiliğinde ve sözlerinde yeniden kurgulanan edebiyat eleştirisiydi. Yani gücünü argümanlarla desteklese de, seyirlik bir imha aracı olarak kurgulanan edebiyat eleştirisi!

Politik hayatıçok sert olduğu, tartışmadan çok atışma eğiliminin ağır bastığı, farklı politik yapıda olanların aynı fikirde, aynı politik yapı içerisinde olanların ise farklı fikirde olmalarının pek mümkün olamadığı, günlük hayatta ise dostane bir eleştirinin dahi,çoğunlukla bir savunma refleksiyle savuşturulduğu bir görünüm içerisinde geçirdi Türkiyeyıllarını. Hala da çok farklı bir görünüm arzettiğini söyleyemem. Ama sadece toplumsal hayat değil böyle olan. Aynı zamanda popüler anlamda son derece cılız, neredeyse eşin dostun birbirleri hakkında yazdığı, biraz yeşerse de henüz bir geleneği yaratıp yaşatmaktan epey uzak bir edebiyat eleştirisi ortamında yaşanıyor. Örnegin Nobel Edebiyat Ödülü verilen bir yazarın dahi edebi bir gündemden çok politik bir gündemin öznesi haline getirilmesi ne yazık ki pek az insanı şaşırtıyor. Ağzının payını vermenin yada ikna etmek yerine imha etmenin, bir ülkede insanlara neden bu kadar çekici geldiği üzerine söyleyecekleri olan işinin erbabı çok insan vardır muhakkak. Benim söyleyeceğim ise en azindan edebiyat konusunda umutsuz olmadığım. Mesela, belki de memleketten uzakta olduğum için, kitaplarını da çok geç keşfettiğim ve buna üzüldüğüm Nurdan Gürbilek’in, imha kültüründen uzakdopdolu eleştirilerini okumanın gerçek bir edebiyat hazzı olduğu!  

Thursday, March 28, 2013

Ankara...Yeniden...

26.03.2013 tarihinde SoL gazetesinde yayimlanmistir.
--------


Ankara… Yeniden…

Takvime göre ilkyazın eriştiği ama hala puslu, hala soğuk ve hala evlerin bacalarından linyit dumanlarının sokağa aktığı 1968 yılının bir Ankara gecesinde evine dönen Bilge Karasu’nun sokakta karşılaşıp, öyküleştirdiği o cesur kirpinin torunlarından birisini görmeyi umut ederek, elinde o akşamüstü aldığı kitaplarla sessiz sokaklardan, girer girmez bir çay koyacağı evine doğru ağır ağır yürüyen bir insanla karşılaşırsanız eğer, sakın şaşırmayın: Bu Ankara’dasınız demektir. O, sadece alışverişin ve arabaların yönettiği ve neredeyse büyük bir işporta tezgahına dönüşmüs kent merkezinden kosarak uzaklaşmadan önce bir kitapçıya gidip, bir-iki şiir kitabı almıştır. Sonra, ancak profilindeki bir-iki çizgiyi korumayı başarabilmiş sokaklardan yürümüş, kaybolan sinemaların önünden geçmiş ve plakçı dükkanlarının yerlerini ayakkabıcı dükkanlarına bıraktığı büyük bir süpermarket halinde yeniden dizayn edilen şehrin meşhur bulvarını hızla geride bıraktıktan sonra nihayet yerini sadece kendisinin bildiği ve kimseye söylemediği  ‘Göçmüş Kediler Bahçesi’nin‘  yüksek duvarlarından içeriye doğru bir göz atmıştır. Çünkü hep böyle yapılır Ankara’da, gelenektir: Burada bakmayı öğrenen herkesin, sadece kendisine ait, yerini sadece kendisinin bildiği bir  ‘Göçmüş Kediler Bahçesi‘ olur.

Sonra Tanpınar’ın sözcükleriyle düşünmeye başlar birdenbire : „Mazi, Hal ve İstikbal“ ardarda geçerler zihninden. “ Mazi,“  diye tekrarlar sözcüğü. Bu şehrin resmi bir maziyle, resmi bir istikbal arasında sıkışmış, gayri resmi hallerinin tam orta yerinde yürümektedir. O sırada, yani tam alt balkonlardan birisinde, dışarıya çöpü bırakırken kumrular için kuru ekmek kırıntıları da bırakan kadın içeri girip perdeleri çekerken, bir kirpi sessiz sedasız yakınlardaki bir arka bahçede dolaşmakta, yanından geçip giden genç bir kadın da, hoplaya zıplaya Adalet Ağaoğlu’nun radyo oyunlarındaki rolüne dönmektedir. Bir araba geçer yanından. Az ileride arabadan inen, bavuluyla bir apartmanın ziline doğru yaklaşırken, üst katlardan bir pencerenin açıldığını görür ve „birisi evine dönmüş anlaşılan,“ diyerek yoluna devam eder. Bundan sonrası ise, eğer birgün karşılaşırlarsa, kimbilir, belki de hemen arkadaş olacakları gelen yolcunun şehridir:        

Ankara bana bir haftada bütün mevsimlerini bir arada yaşatmak için karar vermiş gibiydi. Bir bahar gününün arkasından insana her an yağmuru çağıracakmış gibi gelen bir yaz günü, sonra sokakları usul usul ıslatan yağmuruyla sonbahar ve nihayet Kızılay'da karşıma çıkan ilk işportacıdan bere aldırtan bir soğuk ve atıştıran kar...

Ama sadece bütün mevsimler demek değildi Ankara. Ankara aynı zamanda hep çocuk, hep küçük kızkardeş ve hep abla olunan bir evde, bir kitaplığın önünde durup, bir Eylül sabahı nasıl olduysa yakılmaktan kurtulan, sonra da biraz buruk bir telaşla da olsa, yakılanların yerine konulmaya çalışılanlar ve aralarına sıkıştırılmış otobüs biletleri, telefon numaraları, kartpostallar, notlar, fotoğraflar ve kurutulmuş çiçeklerle birlikte sakin, mutlu ve sessiz bir hayat sürdürüp öykülerini anlatmaya devam eden kitaplara bakmak demekti. Her zaman yaptığım gibi önce bir-iki tanesini yanıma almayı düşündüysem de sonra tekrar ait oldukları yere geri koydum.    

Ama sadece ev ve kitaplar da degildi Ankara. Ankara aynı zamanda ondört yaşımızın müziğiyle Leyla, dünyayı anlamanın, anlamlandırmanın eşiğindeki onyedi yaşımızla Alev,     taşlarıyla, duvarlarıyla yıllardır yanında konuşulanları dinleyen ve hep birlikte hep yirmi yaşında olunan ODTÜ Pastane ve şehrin bir akşam üstünde bir arkadaşla buluşuvermenin güzelliğini hatırlatan Füsun demekti.

Ve her Ankara’ya gidişimde, sanki oradan hiç ayrılmamışım, sanki zaman biz o koltuklarda otururken durmuş, sanki hayatımızı hep o akşamüstü saatlerinde birdenbire bastıran bir yağmurun çatıya vuran sesini dinleyerek ve artık başkalarının hocası olsa da, bizim için hala dünyanın en akıllı ve en komik kız çocuğu olan Ayşegül’ün demlediği çayı içerek geçirmişiz gibi gelen Gamzeler’in; Belma Teyzeler’in salonu. Sabırla hayatı ciddiye almayacak kadar büyümemizi bekleyen ve hep salondaki o masanın sol başında otururken, bir yandan bizimle dalga geçip, Leonard Cohen’in depresif sesinin bize hiç iyi gelmeyeceğini anlatan, bir yandan hazır alınan bir kot pantolonu tamamen söküp yeni baştan diken ve bu esnada bir yandan da televizyondaki haberleri yorumlayan Hasan Amca’nın nerede olursa olsun hep yanımızda, hep bizimle olduğunu kulağımıza fısıldayan başka bir şehir mümkün müdür?      

Friday, February 8, 2013

Buz, Cay ve Pasternak

5 Subat 2013 tarihli soL Gazetesi'nde yayımlanmıştır.



İlk fincan okşar dudaklarımı. İkincisi yalnızlığımı dağıtır.
Üçüncüsü  öyküler arayarak, sızar içimin boşluğuna.
Dördüncü fincan terletince hafifçe,  bütün kötülükleri hayatın
buharlaşıp  gider gözeneklerimden  
Beşinci fincanla arınırım.  Altıncısı taşır beni ebedi olanın diyarına
Yedincisi ... Fakat artık daha fazla içemem ki..
Kollarımdan başlayan serin bir esinti hissederim yalnızca
Ve bu hoş esintiyle yelken açıp, süzülürüm Penglai’e doğru yavaşça.  


Buz yağmuru… İnsana hiç eriyip gitmeyecek gibi gelen bir buz tabakası ile kaplı sokaklar… Kar… Ve bıçak gibi kesen bir ayaz… Hangi kapıdan içeri girsem ilk aklıma gelen „bi çay koymak“ ve hayatın içimde yine yavaş yavaş aktığını hissetmek…Çay!  Lo-Tung’un çay üzerine yazdığı yüzlerce şiir… Kış ruhu… Ve ille de Doktor Jivago!

David Lean’in Dr. Jivago’sunu ilk kez Yenimahalle Güneş Sineması’nda seyretmiştik, altı-yedi yaşlarındaydım.  Haftalarca afişten inmeyen bu filmden sonunda aklımda kalan, içinde hep kar yağan bir rüyadan aklımda kalanlar gibiydi. İçine girmeyi bir türlü beceremediğim, gücümü aşan bir muamma olarak yaşayıp gitti bu film yıllarca zihnimde. Ve sonra her seyredişimde hep yepyeni ayrıntılara takıldı gözüm. Belki de her seferinde farklı sahneleri kesilmiş kopyaları seyrettiğimdendir düşündüm.  Ama hep aynı kopyayı seyrettiğimde de durum değişmedi. Sanki film kendi hayatını sürdürür gibiydi. Çünkü Doktor Jivago içinde, zihin sinemasının kendi dünyasında tekrar tekrar çekip, her defasında farklı bir kopyasını vizyona sokabileceği kadar sonsuz ihtimal barındıran, bütününde hayatımıza uzak olsa da, her anında sadece roman karakterlerinin değil, düpedüz yaşayan, mutlu olan ve acı çeken insanların varlığını hissetigimiz o kalıcı öykülerden birisiydi. Yani yarısını yazarın, yarısını okurun yazdığı öykülerden.

Ama bu filmi bu kadar çekici kılan – ve hatta belki de kendi hayatını sürdürmesini sağlayan - sadece görünen öyküsü degildi bence. Tıpkı Bulgakov’un Usta ile Margarita’sı gibi, Doktor Jivago’da arkasında sadece kendisine biçilen öyküyü değil, bir yazari, bütün bir hayatı ve tarihi taşıyan romanlardandı. Taraflarının resmi şablona uymayan her öyküyü yoksaymaya ya da muhalif her sesi kendisine maletmeye çalıştığı soğuk savas yıllarının polit-kültürel atmosferinde, romanının ellerinden kayıp gidişini izlemesinin Pasternak için ne kadar zor olduğunu, onu ne kadar çaresiz bıraktığını anlayabilmek çok güç olmasa gerek. Peki, bir de ölümünden beş yıl sonra, Jivago‘nun  öyküsünün Moskova ya da Urallar’da değil de, Madrid ya da Soria’da, Franco faşizminin egemenliğindeki İspanya’da çekildiğini bilseydi Pasternak?  O filmin çekiminin küçük bir İspanyol şehrinin hayatını ilelebet değiştirdiğini? Bir gece saat üçte, filmin Moskova sokaklarında geçen ve Enternasyonal’in söylendiği o sahnesinde, köy halkının duydukları çekim seslerine uyanıp nihayet Franco’nun devrildiğini sanarak sarap şiselerini açıp kutlamaya giriştiklerini? Gerçeği öğrendiklerindeki hayal kırıklıklarını? Ya da Soria’ya giden trende uyuyakalan bir köylünün, gözlerini tekrar, yine çekimler nedeniyle Sovyet’lerdeki bir tren istasyonuna dönüştürülen Soria Tren ıstasyonu‘nda acıp da, devrimin Soria’ya vardığını sanıp kalp krizinden ölmesini?  Ya da büyük romancı Lev Tolstoy’un torunu, gazeteci İvan Tolstoy’un Doktor Jivago’nun, Rusça orijinalinin 1956 yılında nasıl olup da Batı’ya ulaştığını  tam yirmi yil boyunca araştırıp sonunda çözdügünü  iddia ettiği hikayeyi? Yani romanın orijinalini, İtalyanca’ya çevirmek  üzere çantasında taşıyan, herşeyden habersiz İtalyan yayıncı Feltrinelli’nin bindiği uçağın, bir bahaneyle Malta’ya zorunlu iniş yaptırıldaktan sonra, iki saat içinde romanın Rusça manuskriptinin sayfalaının gizlice tek tek kopyalanıp, kitabın Rusça olarak bastırıldığını ve Pasternak’a verilen Nobel ödülünün önkoşulu olan orijinal dilde yayımın ancak bu yolla mümkün olabildiğini?

Doktor Jivago’nun unutulmaz Lara’sını büyük aşkı Olga Ivinskaya‘dan esinlenmişti Pasternak. Lara olarak ölümsüzleştirmişti onu. Bugün, her yıl binlerce ziyaretçi İvinskaya ve Pasternak’ın gizlice buluştukları, Moskova yakınlarındaki o kır evini ziyaret ediyor. Bu Pasternak’ın hoşuna gider miydi bilmiyorum ama içimdeki bir ses bana onun,  Soria adlı küçük bir İspanyol şehrinde, film gösterilerine 1965 yılından beri devam eden Lara Sinema’sına arada bir uğrayıp, kendisini, her yerden ve herşeyden uzakta olan, o beyaz perdenin büyüsüne bırakıverdiğıni söylüyor ısrarla.        
 

Saturday, January 12, 2013

Acqua Alta


 9 Ocak 2013 Çarşamba tarihli soL Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

Acqua Alta 

"Güzel bir kış günü, bir kızla sinemaya gidip her şeyden habersiz bir film seyredersin, çıktığında bir de bakarsın ki, her yer sular altında. Sonra kızı alırsın kucağına, en yakın bara taşırsın, orada dört saat suların çekilmesini beklersin. Beklerken konuşmalar derinleşir tabii! Sular çekildiğinde, bir de bakmışsın - Acqua Alta’ya şükür – tatlı bir kızla berabersin,” diyerek gülümsedi Allessandro. Venedikliler yüzyıllardır sonbahar ve kış aylarında şehrin büyük bir kısmını sular altında bırakan ve su yüksekliği doksan santimi geçince “Acqua Alta” diye adlandırdıkları bu gelgitte yaşamaya alışmışlar. Kasım ayı gelince lastik çizmelerini hazır edip günlük hayatlarını devam ettiriyorlar, tıpkı Luigi Frizzo gibi.

Luigi bütün dünyayı dolaşıp bundan on yıl kadar önce tekrar memleketine döndüğünde bir dükkan açıp şöyle bir tabela asıyor kapısına: Dünyanın en güzel kitabevine hoşgeldiniz! Acqua Alta kitabevinin adı. Eğer Venedik’in, dehşet verici bir turistik keşmekeşin hüküm sürdüğü göz kamaştırıcı merkezinden biraz uzaklaşarak, görece normal bir hayatın devam ettiği Castello’ya doğru yürürseniz, dar bir sokakta bir masanın üzerinde darmadağın duran kitapların ve dergilerin arasından uykulu uykulu size bakan iki kediyle karşılaşabilirsiniz. İşte o iki kedinin yanından geçip, adımınızı az ötedeki kapıdan içeri attığınız an dünyanın en güzel kaoslarından birisiyle gözgöze gelivereceksiniz. Kitaplarla dolu gondolların, kayıkların, küvetlerin, fıçıların arasındaki kasanın arkasında oturuyor olacak Luigi Frizzo ve aynı anda üç ayrı dilde konuşuyor olacak benim gibi afallamış ve hayranlık içerisinde bakmaya hangi köşeden başlayacağını düşünen şaşkın turistlerle. En başta eksantriklik olsun diye kullanıldığını düşünebileceğiniz o küvetlerin, kayıkların, gondolların aslında son derece pratik bir nedeni olduğunu, önce, kitapların aynı zamanda duvar ve merdiven olarak kullanıldığı bir kitap labirentinin içinde yolunuzu kaybetmeyip, geçerken küçük, güneşli bir terasta oturup, sonra yine bir labirente girip oradan nihayet dükkanın arka kapısına kadar sağ salim varabildiğiniz anda anlayacaksınız: Çünkü o zaman dükkanın diğer kapısının doğrudan bir kanala açıldığını göreceksiniz. Ve Venedik Acqua Alta’nın yönetimine girdiği an lastik çizmeleriyle işine devam ediyor olacak Luigi Frizzo. Kitaplar ise küvetlerde ıslanmadan, sadece Venedik’in bütün köşelerini tutan o rutubet kokusuyla atlatacak gelecek Acqua Alta’ları.
Özelikle antika ve ikinci el kitaplar söz konusu olunca, elbette Venedik geçmişin, ihtişamın ve çürümenin bütün izlerini taşıyan birçok kitapçı barındırıyor. Ama ilk elde hiçbirisi kaderini yaşadığı şehrin kaderiyle birleştiren Acqua Alta kadar gülümsetip, şaşırtmıyor insanı.

Frankfurt’un kitapçıları ise ne yazık ki Acqua Alta kadar şanslı değil. Büyük bir zincirin parçası olmayan, ancak vitriniyle, öne çıkarttıklarıyla, sürekli bulundurduğu kitaplar ve müdavimleri ile ana akımdan ayrılıp, kentin kültürel hayatına farklı renkler getiren, şehrin yalnızlaştıran anonimliğinde, yaşanmışlığın köşe taşlarından biri olan küçük kitabevleri birer ikişer şehrin haritasından siliniyor. Yedi sekiz sene önce adını Walter Benjamin’in Pasajlar’ından alan Passagen kitabevinin can çekişmesi hemen yanında başlayan büyük bir inşaatın tozu dumanı ve gürültüsü ile başlamıştı. Bunun üzerine kitabevi, inşaatın iskelesine sıra sıra Thomas Mann’dan, Hannah Arendt’ten ve yine Benjamin’den alıntılar asarak bir süre için de olsa kitapseverlerin dikkatini çekmeyi başarmış ve birkaç yıl daha hayatta kalabilmişse de, bir süre sonra zamanının ruhuna teslim olup iflas etmekten kurtulamamıştı. Birkaç ay önce ise tam 101 yıl önce bir kırtasiye olarak başlayıp, yıllar içerisinde çocuk ve gençlik edebiyatı konusunda şehrin en özgün kitapçılarından biri haline gelen Naacher kapattı kapılarını. Arkasında kendisini hiçbir zaman tanıyamayacak şanssız çocuklar ve oradan aldıkları kitaplarla büyüyen buruk okuyucalar bırakarak.

Ben ise inatla, okumak istediğim kitapları, pazarın kurulduğu köşedeki kitapçıdan alıyorum hâlâ. Ve her seferinde müdavimlerine “bırakın, o kitap hiç size göre değil,” veya “bakın size yepyeni bir sürprizim var,” ya da “o kitabı ben okumadım ama arkadaşım okudu, o size yardımcı olsun” diyen ve kapalı olduğu saatlerde kapısına, “acil bir işim çıktı,” diye not bırakan insanların hâlâ bu dünyada bir kitapçı olarak hayatlarını sürdürmelerinin mümkün olduğuna sevinip, bu insanların çağımızın gerçek kahramanları olduğunu düşünerek!